Pluribus Dizisi: Özne Olmanın Bedeli ve Psikanalitik Bir İnceleme

Kısa Özet
Bu yazı, Vince Gilligan’ın Apple+ dizisi Pluribus’u psikanalitik bir çerçeveden okuyor. Dizinin merkezindeki kolektif bilinç, insanları öldürmeden ya da bedenleri ele geçirmeden birey olmaktan çıkardığı için klasik distopyalardan farklı bir baskı biçimi olarak ele alınıyor. Freud’un bastırma, süperego, uygarlığın huzursuzluğu ve yas kavramları ile Lacan’ın arzu ve Büyük Öteki kavramları üzerinden dizinin ne anlattığı tartışılıyor. Yazı, huzur karşılığında öznenin feda edilip edilemeyeceği sorusunu okura bırakıyor.
Öne Çıkan Noktalar
- Pluribus’ta baskı, bağırarak ya da tehdit ederek değil; sakinlik, düzen ve uyum üzerinden işleyen bir biçimde sunulur.
- Psikanalitik okumaya göre arzu eksikten doğar; eksik inkâr edildiğinde arzunun da yönünü kaybedebileceği öne sürülür.
- Freud’a göre uygarlık dürtüyü bastırırken, dizideki düzenin dürtüyü tümüyle iptal ettiği ve böylece çatışma ile birlikte suçluluğun da ortadan kalktığı belirtiliyor.
- Ana karakter Carol’un direnci bencillik olarak değil, öznenin arzusunu teslim etmeme çabası olarak yorumlanıyor.
Herkesin sakin olduğu, kimsenin kavga etmediği, kimsenin kimseyi incitmediği bir dünya kulağa nasıl geliyor? Peki ya bu sakinliğin bedeli, artık kimsenin gerçekten “bir şey istememesi” ise?
Vince Gilligan’ın Apple+ dizisi Pluribus, klasik bir bilimkurgu dizisi gibi başlamıyor. Bu dizide büyük patlamalar, kahramanlar ya da bariz kötüler yok. Bunun yerine fazlasıyla düzenli, uyumlu ve “iyi” görünen bir dünya var. İnsanlar mutsuz değil, hatta tam tersine oldukça memnun görünüyorlar. Ama izlerken insanın içini hafif hafif sıkan bir şey oluyor.
Dizi, uzaydan gelen bir sinyalden üretilen bir RNA dizisinin insanlığı tek bir kolektif bilince dönüştürmesini anlatıyor. Bu virüs kimseyi öldürmüyor, bedenleri ele geçirmiyor. Daha tuhaf bir şey yapıyor: insanları “birey olmaktan” çıkarıyor. Herkes aynı şeyi hissediyor, aynı şekilde düşünüyor, aynı huzur hâlinde kalıyor.
Pluribus ilk bakışta bir bilimkurgu ya da distopik dizi gibi konumlanıyor olsa da, ilerledikçe seyirciyi bambaşka meseleler ile baş başa bırakıyor: benlik nedir, arzunun kaynağı nerede başlar, aidiyet ne zaman boğucu bir şeye dönüşür ve birey olmak her zaman bir kayıp pahasına mı mümkündür? İnsanlık gerçekten de bu kadar sorunsuz, çatışmasız ve pürüzsüz bir düzene tahammül edebilir mi?
Bastırmanın Yeni Biçimi: Sessiz Mutluluk
Dizide dikkat çeken unsurlardan biri, çatışmanın neredeyse yokmuş gibi sunulmasıdır. Karakterler yüksek sesle isyan etmez; öfke patlamaları nadirdir. Bunun yerine sakinlik, düzen ve uyum hâkimdir. Bu, baskıcı distopyalardan farklı bir baskı biçimidir.
Freud’un bastırma (Verdrängung) kavramını burada başka bir biçimde görürüz. Arzu bastırılmaz; nötralize edilir. Acı yasaklanmaz; anlamsızlaştırılır. Özneye şunu söyleyen bir düzen vardır: “İstemen gereken her şeye zaten sahipsin.”
Bu noktada dizinin psikolojik olarak en rahatsız edici tarafı ortaya çıkar. Çünkü psikanalize göre arzu, eksikten doğar. Eğer eksik inkâr edilirse, arzu da yönünü kaybeder. Pluribus’ta gördüğümüz şey tam olarak budur: canlı ama cansız, işlevsel ama hissiz özneler.
Pluribus Dizisi Ne Anlatıyor?
Pluribus, Vince Gilligan’ın Apple+ dizisidir ve uzaydan gelen bir sinyalden üretilen bir RNA dizisinin insanlığı tek bir kolektif bilince dönüştürmesini anlatır. Virüs kimseyi öldürmez ve bedenleri ele geçirmez; bunun yerine insanları birey olmaktan çıkarır. Herkes aynı şeyi hisseder, aynı şekilde düşünür ve aynı huzur hâlinde kalır. Dizi bu kurgu üzerinden benlik, arzu, aidiyet ve birey olmanın bedeli gibi soruları izleyiciye açık bırakır.
Pluribus Ne Demek? “E Pluribus Unum”
Dizinin adını aldığı “Pluribus” başlığı, dizinin ideolojik ve psikanalitik merkezini didaktik bir açıklıkla ele verir. “E pluribus unum” yani Türkçe anlamıyla “çokluktan birliğe” deyimi modern demokrasilerin kurucu mitlerinden biridir. Ancak Gilligan bu miti tersine çevirir: burada birlik, özgürlüğün ve özsel ayrımın bedeli pahasına elde edilir.
Bu noktada Pluribus, süperegonun totaliterleştiği bir düzen olarak okunabilir. Herkes mutlu, herkes uyumlu, herkes “iyi”dir. Fakat “iyi” olmak çoğu zaman bastırmanın en rafine biçimidir.
Freudcu Perspektiften Bir Birleşme Fantazisi
Dizideki “Joining” (Birleşme), yalnızca biyolojik ya da teknolojik bir olay değildir; ilksel bir fantezinin sahnelenişidir. Freud’un erken metinlerinde tarif ettiği okyanusal duygu, yani bireyin kendini sınırsız, bütün ve evrenle bir hissetme hali, Pluribus’ta kalıcı bir duruma dönüştürülür. Ancak Freud için bu duygu, yetişkin ruhsallıkta sürdürülebilir değildir; çünkü özne, ancak ayrım sayesinde var olabilir.
Kolektif bir olma hali, bu ayrımı ortadan kaldırır:
- Ben / öteki yoktur
- İç / dış yoktur
- Kayıp yoktur
- Yas yoktur
Bu nedenle dizide ölüm “önemsiz” hale gelir. Hatıralar kolektiftir, bilinç tektir, süreklilik garantilidir. Fakat bu garantinin bedeli, öznenin kendisi olmuştur.
Uygarlığın Huzursuzluğu, Freud
Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu (Das Unbehagen in der Kultur) adlı metninin ana fikri, çok net ama bir o kadar da rahatsız edici: İnsan uygarlık içinde yaşadıkça mutlu olamaz; çünkü uygarlık, mutluluğun temel kaynağı olan dürtülerin bastırılması üzerine kuruludur.
Freud’a göre uygarlık iki temel işlev görür:
- İnsanları doğanın tehlikelerinden korumak
- İnsanların birbirlerine zarar vermesini engellemek
Yani uygarlık, güvenlik ve düzen vaat eder. Ama bu vaat karşılıksız değildir. Bedel, dürtülerden vazgeçmektir.
İnsan dediğimiz varlık saldırgan, cinsel, bencil, haz arayan bir yapıya sahiptir. Uygarlık ise bu dürtüleri sınırlamak, ertelemek, bastırmak zorundadır. Çünkü herkes dürtüsünü özgürce yaşarsa, toplumsal yaşam mümkün olmaz. İşte huzursuzluk tam burada başlar. Uygarlık ilerledikçe, bireyin haz alma kapasitesi azalır.
Freud’a göre uygarlığın asıl mekanizması süperegodur. Yasaklar içselleştirilir, dış otorite, içsel bir ses hâline gelir. Kişi yalnızca cezalandırıldığında değil, cezalandırılma ihtimaliyle yaşar. Bunun sonucu sürekli bir suçluluk duygusu, kaynağı belirsiz bir huzursuzluk, “Neden mutsuzum?” sorusuna net bir cevap verememe durumu doğar. İnsan mutsuzdur ama mutsuzluğunun sebebini gösteremez.
Mutluluk neden imkânsız? Freud burada çok nettir: Uygarlık içinde kalıcı mutluluk mümkün değildir. En fazla mümkün olan şey kısa süreli hazlar, kısmi tatminler, acının azaltılması olabilir. Ama sürekli, tam ve kesintisiz bir mutluluk insan doğasına aykırıdır. Bu yüzden Freud’a göre insan, mutlu olmak için değil, mutsuzluğa dayanmak için uygarlık kurar.
Freud’a göre insanın sahip olduğu en temel dürtülerinden biri yıkıcılıktır (ölüm dürtüsü). Uygarlık bu agresyonu dışarı yöneltemediğinde içe döner, suçluluk, depresyon, kaygı gibi belirtilerle ortaya çıkar. Yani uygarlık şiddeti azaltır ama bedelini ruhsal acıyla ödetir. Uygarlık bizi korur, ama bedel olarak mutsuz eder; bu mutsuzluk bir arıza değil, sistemin kendisidir.
Pluribus tam da Freud’un bıraktığı yerden soruyu radikalleştirir: Freud’a göre uygarlık dürtüyü bastırır, Pluribus’ta uygarlık dürtüyü iptal eder. Peki eğer suçluluk, çatışma ve huzursuzluk ortadan kalkarsa… ortada hâlâ “özne” kalır mı? Muhtemelen bir özne olmak artık mümkün olmayacaktır.
| Karşılaştırma | Freud’un tarif ettiği uygarlık | Pluribus’taki kolektif bilinç |
|---|---|---|
| Dürtüler | Dürtüleri sınırlamak, ertelemek ve bastırmak zorundadır | Dürtüyü bastırmaz, iptal eder; arzu nötralize edilir |
| Süperego | Yasaklar içselleştirilir, dış otorite içsel bir ses hâline gelir | Süperegonun bastırıcı işlevi tamamen devre dışı kalır |
| Suçluluk | Sürekli bir suçluluk duygusu ve kaynağı belirsiz bir huzursuzluk doğar | Çatışan bir benlik olmadığı için suçluluk da yoktur |
| Kayıp ve yas | Acı ve kayıp uygarlık içinde yaşanmaya devam eder | Yas tutulmaz; ölüm, eksiklik ve kayıp tolere edilmez, optimize edilir |
| Mutluluk | Kalıcı mutluluk mümkün değildir; en fazla kısa süreli hazlar ve kısmi tatminler olabilir | Herkes mutlu ve uyumlu görünür; mutluluk bir buyruğa dönüşür |
| Öznenin durumu | Özne huzursuzdur ama canlıdır | Canlı ama cansız, işlevsel ama hissiz özneler |
Kitle Psikolojisi, Freud
Freud, Kitle Psikolojisi ve Benliğin Analizi adlı eserinde, bireyin kitle içinde eriyişini hipnozla karşılaştırır. Kitleye dahil olan özne, süperegosunu dışsallaştırır; eleştirel düşünce askıya alınır ve bireysel sorumluluk hissi silikleşir. Pluribus’taki “hive mind”, bu sürecin biyolojik ve geri dönüşsüz bir versiyonu gibidir.
Dizide kolektife dahil olan bireyler, yalan söyleyemez, kasıtlı olarak zarar veremez ve sürekli olarak “iyi” bir duygulanım hâli tarif ederler. Ancak bu etik saflık, Freudcu anlamda bir ahlaki olgunluk değil; süperegonun bastırıcı işlevinin tamamen devre dışı kalmasıdır. Çünkü burada artık çatışan bir benlik yoktur. Çatışma yoksa suçluluk da yoktur.
Freud’un Yas ve Melankoli metnini düşündüğümüzde, ana karakter Carol’un konumu anlam kazanır. Carol, kaybını “aşmış” değildir; aksine kaybı içinde taşır. Kolektif bilinç ise yas tutmaz. Ölümü, eksikliği ve kaybı tolere edemez; onları optimize eder.
Arzunun Sönümlenmesi: Haz İlkesinden Homeostaza
Lacan’ın ifadesiyle arzu, Öteki’nin arzusudur. Ancak burada Öteki, tekil bir dil düzeni ya da simgesel yapı değil; her şeyi kapsayan, homojen bir bütünlüktür. Böyle bir Öteki karşısında öznenin konumlanacağı bir boşluk kalmaz.
Bu durum, dizide bilimsel bir dille de desteklenir. Kolektif bilince dahil olanlar, interoseptif sinyallere açlık, cinsel uyarılma, yorgunluk bireysel tepkiler vermez. Açlıktan ölmek üzereyken bir elmayı koparmamaları, biyolojik bir eksiklikten çok öznel bir kaybın göstergesidir. Çünkü artık beden, arzunun taşıyıcısı değil; kolektif hedefin pasif bir aracı haline gelmiştir.
Freudcu bir çerçeveden bakıldığında bu, ölüm dürtüsü (Thanatos) ile de ele alınabilir. Ölüm dürtüsü, her zaman yıkıcı ya da agresif biçimde ortaya çıkmaz. Bazen, tüm gerilimi sıfırlayan mutlak bir sakinlik olarak kendini gösterir. Pluribus’taki kolektif bilinç, tam da bunu sunar: Çatışmasız, arzusuz, risksiz bir varoluş.
Dizinin başrolü Carol karakterinin bu virüse karşı olan bağışıklığı, onu fiziksel olarak korur; ancak öznel olarak mutlak bir yalnızlığa mahkum eder. Lacan’a göre özne, dilin ve Öteki’nin içinde kurulur. Carol ise Öteki’nin tamamen tekilleştiği bir dünyada, dışarıda kalmıştır.
Hive mind’ın Carol’a uyguladığı şey, açık bir şiddet değildir. Onu yalanla kandırmazlar, fiziksel olarak zarar vermezler. Bunun yerine, onu uzun süreli bir sosyal tecrit hâline sokarlar. Psikanalitik açıdan bu, öznenin en ilkel korkularından birine temas eder: Simgesel ölüm.
Carol’ın öfkesi, hive mind’ı kilitleyen nadir anlardan biridir. Öfke, burada yıkıcı bir duygu değil; bir uyarandır. Bedeni ve özneyi yeniden devreye sokar. Bu nedenle kolektif bilinç, öfke karşısında donakalır. Öfke burada, bireyselliğin geri dönüş ihtimalini taşır gibi görünür.
Kolektif Bilinç Nedir? Büyük Öteki Nedir?
Kolektif bilinç, her şeyi bilen, her ihtiyaca cevap veren, daima nazik ve kapsayıcı bir yapıdadır. Bu yapı, Lacan’ın Büyük Öteki kavramının bir somutlaşmasıdır. Ancak klasik Büyük Öteki’den farklı olarak burada bir boşluk yoktur. Sistem cevap veremediği hiçbir soru bırakmaz, ta ki Carol, birleşmenin nasıl geri alınabileceğini sorana kadar.
Dizinin kırılma noktası burasıdır: Kolektif, kendi sürekliliğine dair sorularda susar. Bu suskunluk, Büyük Öteki’nin aslında “eksiksiz” olmadığını açığa çıkarır.
Pluribus’taki kolektif, baskıcı değildir. Kimseye bağırmaz, tehdit etmez, zorlamaz. Tam tersine: yardım eder, yemek getirir, anlayışlıdır. Bir buyruğu vardır: “Keyif al!”
Carol, mutlu olmaya zorlanmayı reddeder. Carol’un direnci, seyircinin bir kısmı tarafından “bencillik”, “huysuzluk” olarak görülebilir. Oysa bu direnç, öznenin arzusunu teslim etmeme çabasıdır. Pluribus, mutluluğun bir hak değil, bir buyruk haline geldiği çağımıza dair güçlü bir benzerlik sunar.
Özne Olmak Bir Seçim mi?
Pluribus, insan olmayı biyolojik bir kader olmaktan çıkarıp etik bir soruya dönüştürüyor. Arzu duymak, çatışmak, yanılmak ve acı çekmek… Tüm bunlar olmadan daha “iyi” bir dünya mümkün mü? Yoksa bu, öznesiz bir ütopya mı?
Freud ve Lacan’ın ortaklaştığı noktada şu gerçek yatar: Özne, huzurlu değildir. Ama canlıdır. Pluribus, evreninde huzur karşılığında özneyi feda etmeye razı mıyız? Dizi insanlığın kurtuluşunu değil, öznenin sonunu tartışır.
Yapay zeka, kolektif bilinç ve sınırsız empati çağında, bireysel arzuya hala yer olup olmadığını sorar. Freud’un dediği gibi uygarlık, bedeli olan bir ilerlemedir. Öte yandan özne, eksik olmadan var olamaz.
Pluribus bir yandan bireyselliği romantize etmez. Dizide sistemden kopmak, özgürlük kadar kayıp da getirir. Yalnızlık, suçluluk ve belirsizlik kaçınılmazdır. Bu noktada Freud’un uygarlık eleştirisiyle karşılaşırız.
Uygarlık, güvenlik sunar; karşılığında dürtülerin bir kısmından vazgeçmemizi ister. Pluribus bu pazarlığı uç bir noktaya taşır. Birey olmayı seçen karakterler, daha “mutlu” olmazlar. Daha canlı olurlar. Ve psikanalitik açıdan bu fark kritiktir.
Pluribus, kusursuz bir sistemin içinde insanın neden hala huzursuz olabileceğini anlatan bir dizi. Psikanalizde bu huzursuzluk bir hata değil, bir işarettir. Eksiklik, arzu ve çatışma olmadan özne de yoktur.
Acısız ama arzusu olmayan bir yaşam mı, yoksa eksik ama canlı bir varoluş mu sorusu, yalnızca dizinin karakterlerine değil, izleyiciye de yöneltilir. Ve cevabı, her öznenin kendi bilinçdışı ile yapacağı pazarlıktadır.
Dizinin yaratıcısı Gilligan, Pluribus ile yapmak istediği şeyin, izleyiciyi pasif bir alıcı konumunda bırakmak değil; tam tersine, onu da bu etik ve varoluşsal çatışmanın öznesi hâline getirmek olduğunu söylüyor.
Gilligan’ın röportajlarında sıkça vurguladığı gibi, dizi tek bir doğruya ya da kapalı bir mesaja varmayı amaçlamıyor; izleyicinin bu sorular etrafında düşünmesini, tartışmasını, hatta birbirleriyle çelişmesini istiyor.
Bu anlamda Pluribus, izleyicisini de “Others”ın sunduğu tekil dil ve tekil bilinç vaadine davet etmiyor; Carol’un konumunda durmaya çağırıyor. Kendi sesini koruyan, rahatsızlık veren, uyumsuz ve eksik bir özne olarak.
Diziyi zenginleştiren de tam olarak bu: farklı okumalara, çatışan yorumlara ve çoğul seslere alan açması. Böylece Pluribus, ekranda anlattığı kolektif bilinç anlatısının tam tersini, yani ayrışan, konuşan ve kendi arzusunu savunan öznelerin alanını, izleyiciyle birlikte yeniden kuruyor.
Sonuç
Pluribus, kimseyi öldürmeyen ama insanları birey olmaktan çıkaran bir kolektif bilinç kurgusu üzerinden, huzurun bedeli sorusunu ortaya atıyor. Yazıda dizinin baskı biçimi, Freud’un bastırma ve süperego kavramlarıyla; arzunun sönümlenmesi ise Lacan’ın Öteki kavramıyla birlikte okunuyor. Bu okumaya göre eksik, arzu ve çatışma ortadan kalktığında öznenin kendisinin de ortadan kalkabileceği öne sürülüyor. Yazı, acısız ama arzusuz bir yaşam ile eksik ama canlı bir varoluş arasındaki tercihi izleyiciye bırakıyor.
Sıkça Sorulan Sorular
1Pluribus dizisi ne anlatıyor?
Pluribus, Vince Gilligan’ın Apple+ dizisidir ve uzaydan gelen bir sinyalden üretilen bir RNA dizisinin insanlığı tek bir kolektif bilince dönüştürmesini anlatır. Virüs kimseyi öldürmez ve bedenleri ele geçirmez; bunun yerine insanları birey olmaktan çıkarır. Herkes aynı şeyi hisseder, aynı şekilde düşünür ve aynı huzur hâlinde kalır.
2Pluribus ne demek, adı nereden geliyor?
Dizinin adı, modern demokrasilerin kurucu mitlerinden biri olan “E pluribus unum” yani Türkçe anlamıyla “çokluktan birliğe” deyiminden gelir. Yazıya göre Gilligan bu miti tersine çevirir: dizide birlik, özgürlüğün ve özsel ayrımın bedeli pahasına elde edilir.
3Dizideki kolektif bilinç neden baskıcı bir düzen olarak okunuyor?
Yazıya göre Pluribus’taki kolektif kimseye bağırmaz, tehdit etmez ve zorlamaz; tam tersine yardım eder, yemek getirir ve anlayışlıdır. Ancak tek bir buyruğu vardır: keyif almak. Bu nedenle dizideki baskı, klasik distopyalardan farklı olarak sakinlik, düzen ve uyum üzerinden işleyen bir biçim olarak değerlendirilir. Arzu bastırılmaz, nötralize edilir; acı yasaklanmaz, anlamsızlaştırılır.
4Freud’un uygarlık görüşü ile dizideki düzen nasıl karşılaştırılıyor?
Freud’a göre uygarlık güvenlik ve düzen vaat eder, ancak bunun bedeli dürtülerden vazgeçmektir; yasaklar süperego aracılığıyla içselleştirildiği için sürekli bir suçluluk duygusu ve kaynağı belirsiz bir huzursuzluk doğar. Yazıya göre Pluribus bu soruyu radikalleştirir: uygarlık dürtüyü bastırırken, dizideki düzen dürtüyü tümüyle iptal eder. Suçluluk, çatışma ve huzursuzluk ortadan kalktığında ortada bir öznenin kalıp kalmayacağı tartışılır.
5Carol karakterinin direnci neyi temsil ediyor?
Carol’un virüse karşı bağışıklığı onu fiziksel olarak korur, ancak öznel olarak mutlak bir yalnızlığa mahkum eder. Direnci seyircinin bir kısmı tarafından bencillik ya da huysuzluk olarak görülebilir; oysa yazıya göre bu direnç, öznenin arzusunu teslim etmeme çabasıdır. Carol’ın öfkesi ise hive mind’ı kilitleyen nadir anlardan biri olarak bireyselliğin geri dönüş ihtimalini taşır gibi görünür.
Kaynakça
- Freud, S. (2023). Kitle psikolojisi ve benlik analizi (S. Emrem, Çev.). Can Yayınları. (Orijinal eser 1921’de yayımlanmıştır)
- Freud, S. (2017). Uygarlığın huzursuzluğu. Metis Yayıncılık. (Orijinal eser 1930’da yayımlanmıştır)
- Freud, S. (2019). Yas ve melankoli (L. Uslu, Çev.). Cem Yayınevi. (Orijinal eser 1917’de yayımlanmıştır)
- Lacan, J. (1977). Écrits: A selection (A. Sheridan, Çev.). Norton. (Orijinal eser 1966)
- Lacan, J. (1978). The four fundamental concepts of psychoanalysis: Seminar XI, 1964 (A. Sheridan, Çev.). Norton. (Orijinal seminer 1964)
- Lacan, J. (2006). Seminar VI: Desire and its interpretation, 1958–1959 (C. Gallagher, Çev.). Polity Press.
Sitemizde bulunan yazılar tıbbi tavsiye içermez ve yalnızca farkındalık yaratmak amaçlıdır. Yazılardan yola çıkarak bir hastalık tanısı konulamaz. Hastalık tanısını yalnızca psikiyatri hekimleri koyabilir.